BİTMEYEN BİR SUİKASTİN YAŞAYAN KURBANLARI

 Bu satırları yazarken, birkaç yıl önce edebiyat, bilinç ve kurgu üzerine yurt dışında yapılan bir tartışmayı kitap ekleri vasıtasıyla ülkeme taşımak istediğim halde önce editörlerin popüler yazar takıntısıyla karşılaştım.  Sonra da bu popüler aydınsılların tepeden bakan, cevap geri çevirme, usullerine maruz kalmış bir insan olarak ve aslında bu memlekette bu soruya cevap verebilecek tefekkür ve fikir fukarası bu güruhun gerçek hallerini görmenin dehşetiyle, “sükut suikastına maruz kalmama mı yanayım, gazeteciliğin ülkemdeki düzeyine mi yanayım?” bilemedim.
       ***
       Soner Yalçın lise yıllarımdan beri takip ettiğim bir yazar. Onun aktüaliteye bakan tarafından ziyade araştırmacı tarafı ve entelektüel yanı dikkatimi çeker. Sanat ve edebiyat görüşü olarak kendisiyle aynı çizgide olmamakla birlikte sanat ve edebiyat görüşü olacak düzeyde biri olması itibari ile de kendisine saygı duyarım. Bu birikimin onda birine sahip olamayıp da iki tane piyasa romanı yazıp “biz edebiyatçılar” diye ağzını yaya yaya konuşan, ne efemine kiremit tüccarları gördü bu camia… Onları gördükçe Soner Yalçın’a saygı duymak her şeyden önce insan olmanın iktizasıdır. Geçenlerde edebiyata ve realiteye dair bir yazı kaleme alan Yalçın, yazısının başında Floransa’da Uffizi galeride Boticelli’nin  “Venüs’ün Doğuşu” tablosunu seyrederken kalp krizi geçirmesinden yola çıkarak İtalya’da bu haberin gündem olup İtalyan kamuoyunun bunları tartıştığına değiniyor. Böylece bizim tartıştığımız(!) ucuz gündeme gönderme yapıyor ki TV’den magazinden mevzua girecek olsak, pespayeliğimiz,  tez konusu olur. Ama suç sadece alıcı konumunda olanlarda mı?
        Ekranlarda falan TV patronunun aldatılması boşanması iddiaları, ellerini sallaya sallaya masaya vura vura -bu mevzuda- bir başka kanalda ötekine cevap veren tiplemeler. O tiplemeleri ilk görenin el ve kol hareketlerinden daha ciddiyetsiz meselesiyle oyalanan yığınları düşünmek gibi bir hata yapsak da mevzu ederek daha büyük hataya düşmekten hicap ederek bu konuyu es geçiyoruz. Ve bu hicapla basında karşıt görüşleri bir parça anlarız da ilmi meselelerde en liyakatsiz halleriyle köşe başlarını tutmuş aynı mahallenin Hacivat çelebi kılıklı yıllanmışlarını başka bir yazıya bırakarak diyoruz ki:
           Biz tartıştıklarımızla küçülürken, sanat eseri karşısında “sekte-yi kalbe” uğrama sendromu anlamına gelen “Stendhal Sendromu”nu görürken “Bir hakikati müthişenin tazyiki altında” mecazi de olsa hiçbir şey söylemeden ürpermeyi poetik bir düstur haline getiren Abdülhak Hamid Tarhan’ı, görmedik. Gecelere mahkûm ettiğimiz Haşim’in “melal”ini anlamayı bırakın, fiziksel yanı üzerine en ciddiyetsiz tespitleri, en ciddi akademisyen makamında bu ülkenin sözüm ona aydın ve sanatçıları yapmadılar mı? Ölüye ağıt yakma sevgisi genetiğimizin vazgeçilmezi onu bilirim de Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Nihal Atsız üçgeninde kayıkçı kavgası ve flamalaştırma yarışı yapa yapa bunların sanatlarını, ucuz ideolojik tepişmelerle bozuk para gibi harcamadık mı? Tanpınar gibilerini “sükut suikastı”na maruz bırakan sadece magazinciler ya da işporta edebiyatçılar mıydı? Hala bir ödül töreni etrafında iki yayım organı Necip Fazıl harcaması konusunda anlaşamamışken; yarın onun yerine geçmesi muhtemel olanların Nazım Hikmet tüketiminin kavgasını yapacağına dair gözü kapalı senet imzalarız. Aynı şeyi “Atsızcılar” için de söyleyebiliriz.
       Geliyorum bugüne: hayatı, yatması, kalkması, konuşması edebiyat olan ve naifliği ve hoşgörüsüyle tanıdığım çok değerli bir öykücü Senem Gezeroğlu, bu camiadaki (edebiyat dünyasını kast ediyorum aman bir yere çekilmesin…) mahalle ayrımı ve adam kayırmalar konusunda isyan eden bir paylaşım yapar hale gelmişken. Bu coğrafyada bitmeyen sükût suikastının yeni kurbanlar arayışında olduğunu düşünmemek işten bile değil.
       MALIMI ÇALAN KADI…
       Bu satırları yazarken, birkaç yıl önce edebiyat, bilinç ve kurgu üzerine yurt dışında yapılan bir tartışmayı kitap ekleri vasıtasıyla ülkeme taşımak istediğim halde önce editörlerin popüler yazar takıntısıyla karşılaştım.  Sonra da bu popüler aydınsılların tepeden bakan, cevap geri çevirme, usullerine maruz kalmış bir insan olarak ve aslında bu memlekette bu soruya cevap verebilecek tefekkür ve fikir fukarası bu güruhun gerçek hallerini görmenin dehşetiyle “sükut suikastına maruz kalmama mı yanayım, gazeteciliğin ülkemdeki düzeyine mi yanayım?” bilemedim. Meşhur bir sözü saptırarak arz edeyim: “Malımı çalan kadı; kimi kime şikâyet edeyim. Lakin hakkında edebiyatı bir hizmet kolu olarak gören bir düşünceye sahip olduğu zannına sahip olduğum kalemlerin bile ayda yılda bir de olsa edebiyatı köşelerinde misafir ederek köşelerini onurlandırmaları, umutlarımın bütünüyle körelmemesine vesile oluyor diyelim…

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

banner5